Peygamberler Birer Örnektir; Zarfa Değil, Öze Bakmalıyız

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Hz. İbrahim'e iman etmiş dört âlim ve akil adam yaşarmış; Lat, Menat, Uzza ve Hubel imiş adları.

Halk da onlara çok büyük ihtiram gösterir, ilmi, dini ve içtimai işlerinde onlara danışır, onların görüşlerine, tavsiyelerine çokça itibar ederlermiş.

Allah’tan başka kimseye eyvallahları yokmuş bu zatların, Allah da onları kimseye zelil ettirmezmiş. Onlar Hz. İbrahim’in vefatından sonra peygamber varisleri olarak hayırlı ve bereketli bir ömür sürmüşler, ilmin şerefini muhafaza ederek halk içinde itibar görmüşler.

Sonra her fani gibi onlar da Rabblerine rücu eylemişler. Çünkü her faninin dönüşü Rabb’ineymiş ve baki olan bir tek Allah imiş.

Onları sağ iken tanıyanlar oraya yolları düştükçe, bu büyük zatların mezarlarını ziyaret etmişler, hatırlayıp yâd etmişler, bildikleri duaları ruhlarına hediye ederek şâd olmalarını dilemişler.

Sonraki gelenler, öncekilerin bu güzel kullar hakkında anlattıkları güzel hikâyeleri dinleyerek tanımadıkları hâlde mezarlarını ziyaret eder olmuşlar. Her gelen bilirmiş ki, bu mezarlarda Allah’ın sevgili dört kulu medfun imiş. Tanımadıkları hâlde sevdikleri bu kimseleri dua niyetiyle ve ölüye hürmet babından ziyaret eder olmuşlar.

Sonra gel zaman git zaman bu dört şahsiyetin mezarlarına el sürmeye, orada adaklar kesmeye başlamışlar. Sonuçta Allah, onların hürmetine kesilen kurbanları kabul eder diye düşünmüşler.

Daha sonraki nesil bu hürmeti bir tık öteye taşımış; o mezarların etrafında dönmeye, taşlarına şekiller çizmeye başlamış. Sonuçta çizdikleri bu şekillerle o zatlara, dolayısıyla da Allah’a olan muhabbetlerini somutlaştırmış, ete kemiğe büründürmüş oluyorlarmış.

Dördüncü kuşak nesil, daha uçak otobüs icat edilmedi, gelip gitmek de zor oluyor, deyip, mezarlarından taş toprak alıp gittikleri yerlere yanlarında götürmeye başlamışlar. Haksız da değillermiş; artık bu mümtaz şahsiyetlere ait hatıralar her an yanı başlarındaymış, her münacatta sanki onların, doğal olarak da Allah’ın yanında hissediyorlarmış kendilerini.

Sonra o taşlara şekil verip, Allah'a yakınlaştırsın diye kestikleri kurbanları bu taşlara sürmeye, etraflarında dönmeye, bunlara karşı farklı ritüeller geliştirmeye başlamışlar. Taşların bundan haberinin olup olmaması önemli değilmiş, zaten Allah için yapıyorlarmış bu izzet ve ikramı.

Sonra bu dört büyük şahsiyet Cahiliye Mekke’sinin o meşhur dört büyük putu oluvermiş; Lat, Menat, Uzza ve Hubel. Zulümler, faizler, rantlar, cinayetler, fuhuşlar ve daha bilmem ne menem kerih işler artık bu dört put adına işlenir olmuş.

Bir gün takvimler miladi 571'in 20 Nisan'ını göstermiş; Muhammed diye biri doğmuş. 40 sene sonra Allah, O’na “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar.” demiş.

İşte kıyamet de bundan sonra kopmuş, dağlar taşlar bundan sonra yerinden oynamış. Bir adam gelmiş ve bu zamana kadar bildikleri, iman ettikleri, kendilerine setrederek menfaatler devşirdikleri her şeyin yanlış ve sapkınlık olduğunu söylemiş.

Bir zaman Üsküdar Belediyesi, gelecek kuşakların ve şimdikilerin zihninde, gönlünde mukaddes beldelere dair bir tat oluşturmak, bir algı geliştirmek istediği için Asr-ı Saadet’i baz alan bir etkinlik, modelleme yapmıştı. Peygamberimizin evinin maketinin de yer aldığı etkinlik alanında, Hira Dağı, Hira Mağarası, Sevr Mağarası, Muallak Taşı, Kâbe, fil heykeli ve zemzem kuyusunun maketleri de sergilenmişti. Alabildiğine popülist bir hareket deyip, bu niyetleri gömebiliriz veya ne var bunda, ne güzel olmuş işte diye sahiplenebiliriz de.

Hz. Peygamber’i anmak için yapılan bu tür kutlamalar, O’nu camiden çıkarıyor. Oysa şunu demeliydik; “Ey rical-i devlet! Elinizdeki imkanları ve gücü çekin o âlemlere rahmet şahsiyetin taemiz yakasından!”

-o-

YORUM EKLE