BİTMEYEN KİN…

Millet-i Sadık’la adlandırılarak diğer azınlıklardan farklı bir yerde konumlandırılan, devletin her kademesinde görev verilen, üst düzey bürokratik kadrolara, mevkilere kadar yükseltilen, iktisadi alanda da kendilerine müdahale edilmeyen, kültürel etkileşim içine girilmiş bir milletin ‘Ermenilerin’, biz Türk Milleti’ne nasıl ihanet ettiklerini, sırtımızdan nasıl hançerlediklerini saklayamamanın hezeyanı mıdır bilinmez…

Türkiye’den tazminat almak, olayı BM’ye taşımak gibi mega (Toprak talep etmek) projelerini hayata geçirmek için Hristiyan kimliklerini kullanarak her nisan ayında, Avrupa Parlamentosu, ABD Kongresi ve yaşadıkları ülkelerin parlamentolarından soykırım kararını geçirmek için canla başla her yola başvurmaları, çalışmaları... İkili oynayan ve taraflı Batılı ülkelerin bu durumu, günün koşullarına göre demokrasinin kılıcı gibi tepemizde tutmasına sessiz ve duyarsız kalmak istemedim.

Ermenilerin sübjektif iddialar öne sürerek senaryolaştırdıkları bu olaya, inandıkları İncil kadar önem atfetmeleri, Türk katillerini devlet nişanı ile ödüllendirmeleri, cadde ve sokaklarına Türkleri katledenlerin isimlerini vermeleri, şehir meydanlarına Türk ölümlerini tasvir eden temsili heykelleri sergilemeleri, Türk düşmanlığını devlet ideolojisi haline getirmeleri nedeniyle nasıl bir ruh haline sahip olduklarını tahayyül bile edemiyorum. Ne yazık ki…

Bu konunun kıt bilgi ile yazılacak, anlatılacak bir konu olmadığını da biliyorum.

Milletimizin her yıl ısıtılıp bir şekilde önüne konulan ve Türk Milleti’nin hiç hak etmediği incitici bu suçlamalara dünya kamuoyu önünde muhatap bırakılmasının önlenmesinin ve iddiaların çürütülmesinin tek çözümü, inancımıza, değerlerimize, birlik ve beraberliğimize sahip çıkarak ekonomik güç yanında askeri gücün varlığını tesis etmemizden geçiyor ancak;

Kolay değil… İçinde hüzün ve dram barındıran, destanlar, şiirler, kitaplar yazılan, ağıtlar yakılan bir dizi olayı, camilere, ahırlara, mereklere çoluk çocuğu yaşlıyı genci doldurulup yakılanları, zorunlu göçle yerlerinden yurtlarından edilen insanların göç yolculuğu sırasında ve sonrasında çekmiş olduğu sıkıntı ve zorluklara (açlık, susuzluk, hastalık, yorgunluk ve saldırı) binaen kaybedilen hayatların ardından mesnetsiz ve sübjektif iddialara dayanarak kadim bir milletin katliam yapmakla suçlanmasını anlatmak kolay değil...

Hatırlamak için;

Balkanların köy, kasaba ve şehirlerinde yaşayan Türk ve Müslüman nüfusuna yüzyıllarca birlikte beraber yaşadıkları tebaaların (Yunan, Sırp, Bulgar, ve diğerleri) tedhiş hareketleri ile silahlı çetelerin, eşkıyaların aracılığıyla halkı taciz etmesi, binlerce sivil katletmesi, önemli görevlerdeki insanları kaçırtıp öldürtülmesi, bölgede kamu düzeni bırakılmamasının ardından Ruslara yerel milis güç olarak destek verilerek Osmanlı’nın yenilmesinin sağlanmasıyla 1832’de Yunanlılar, 1867’de Sırplar ve son olarak 1908’de ise Bulgarlar bağımsızlıklarını ilan etmiş, Türk ve Müslümanlar, kitleler halinde etnik temizlikten kurtarmak için yerlerini yurtlarını bırakarak zorunlu göçle Anadolu’ya gelmişlerdir.

Diğer tarafta ise Anadolu'nun demografik yapısı içerisinde hemen hemen her vilayette az veya çok bulunan Millet-i sadıka olarak adlandırılan Ermenilerin balkanlardaki bağımsız hareketleri iştahını kabartmıştır. Ermenilerin Hristiyan olması ve üç mezheple ayrılması (Gregoryen, Katolik ve Protestan) dönemin güçlü ve sömürgeci ülkelerine oyun alanı açma ve yönetme olanağı sunmuştur. Bölgede misyonerlik faaliyetlerini arttırarak kendi mezhebindekilere (Gregoryen mezheptekileri Ruslar, Protestan mezheptekileri İngilizler, Katolik mezheptekileri Fransızlar)  verdiği yardımla halkı silahlandırıp para-militer silahlı gruplarla altında toplamışlardır. (Taşnak-sosyalist ve Hınçak -Marksist) 

Yüzyıllarca bir arada yaşamış iki milletten birinin diğerine sadakatinden ötürü Millet-i Sadık’la adlandırılarak diğer azınlıklardan farklı bir yerde konumlandırılan ‘Ermeniler’in’ başka milletlerin (İngiliz, Fransız, ABD, Rus) mezhep(Gregoryen, Katolik ve Protestan) temsilcilerinin kışkırtmalarına kanarak Türk Milleti’ne ihanet etmiş olmasıyla;

Osmanlı’nın Sarıkamış, Çanakkale ve Süveyş Kanalı’nda büyük kayıplar vermesi, 1878 Rus Harbi sırasında da, Ermeni subaylarının Rus ordusuna destek verdiğinin bilinmesi, 19’uncu yüzyıl boyunca Kafkasya’da hâkimiyetini pekiştiren Rusları arkasına alarak 36 yıl Rus işgali altında bulunan Erzurum’a kadar olan bu bölge de katliamlar yapması, O dönemde Osmanlı’ya askeri danışmanlık veren Almanların tavsiyeleri ile Tehcir kanununu çıkarılmasında tereddüt edilmemiştir.  

Resmi kayıtlara göre 420 bin kişi civarında kişinin göç ettirildiği ermeni nüfusu, mevsim koşullarını göz ardı ederek göç kararının uygulanması, binlerce kişinin bu yolculukta, açlık, susuzluk, yorgunluk, hastalık ve saldırı gibi sebeplerden hayatını kaybettiği bilinmektedir. Bu göçte ölenlerin sayısı Türk tarihçilere göre farklı, Ermeni tarihçilere göre farklı. Araştırmacıların eldeki verilere göre kesin sayıyı bulmanın imkânsız olduğunu dile getirmiş olmalarına rağmen Ermeniler soykırım yapıldığını iddia eden sübjektif tezler öne sürmektedir.

Hâlbuki Rus Ordusu ile Ermeni birlikleri tarafından, I. Dünya Savaşı’nın sonuna dek 1917’deki Sovyet Devrimi’yle bölgeden çekilmeden önce bölgede 518 bin Müslümanın hayatını kaybettiği resmi kayıtlar görmezden gelinmektedir.

Rus ordusu boşalttığı bölgeyi Mondros Antlaşması sonrası Ermenistan’ın Doğu Anadolu’da işgale başlamasını müteakip Ermenilere karşı mücadele veren Kuva-i milliye teşkilatları, İslam Terakki Komiteleri ve İslam Şura Hükümetlerini katılımlarıyla TBMM’ye bağlı Kazım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu, Ermenileri yenilgiye uğratarak Gümrü Antlaşması imzalatılarak bölge kontrol altına alınmıştır.

Sonuç olarak Türk Milleti’ne yakıştırılmaya çalışılan bu sıfatın asla kabul görmeyeceği aşikârdır.

Akıldaki soru işaretlerin ortadan kaldırılması için ise o döneme taraf ülkelerin tarihe ışık tutacak devlet arşivlerini tüm çıplaklığı ile ortaya koyması ve tarihçilere, akademisyenlere, yazarlara ve araştırmacılara imkân tanınmasında ısrar edilmelidir.

Gel ki Ermeni popülist siyasetçilerin iç kamuoyuna şirin gözükmek için sübjektif metinler etrafında hararetli konuşmalarına, günlük politikalarına ısrarla devam ettirmeleri düşünüldüğünde Ermenilerin “tarihi tarihçilere bırakmak” niyetinde olmadığı bir gerçektir.

Ülkemizin değerleri, bizimle üzülen, bizimle sevinen, komşularımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı, kendi vatandaşlarımızı tenzih ederek…

- Justin McCarthy, “Ölüm ve Sürgün”, 1998.

- Yusuf Halaçoğlu, “Ermeni Tehciri”, 2006.

- Taha Akyol, “Elveda Rumeli, 100. Yılında Balkan Bozgunu”, 2013.

- Taha Akyol, “Ortak Acı 1915, Türkler ve Ermeniler”

YORUM EKLE
YORUMLAR
ProfDr Mustafa Aytaç
ProfDr Mustafa Aytaç - 1 hafta Önce

Çok güzel ve iyi bir değerlendirme. Bilginize sağlık

banner51

banner45